1. Haberler
  2. Kültür & Sanat
  3. Serhat Kaya: “İyi edebiyat hüküm vermez, insanı anlamaya çalışır.” Sevilen yazar Serhat Kaya ile edebiyat ve yazarlık yolculuğu üzerine özel bir söyleşi

Serhat Kaya: “İyi edebiyat hüküm vermez, insanı anlamaya çalışır.” Sevilen yazar Serhat Kaya ile edebiyat ve yazarlık yolculuğu üzerine özel bir söyleşi

Serhat Kaya
Serhat Kaya
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kültür-Sanat / Haber: Leyla Göker

Romanlarında insan ruhunun kırılganlığını, vicdanı ve hakikati merkeze alan Serhat Kaya, yazarlık serüvenini yayımlanan dokuz kitabının yanı sıra, yıllar içinde değişen bakış açısıyla da tanımlıyor. İlk kitabından son romanına uzanan yolculuğunda yazmanın kendisini nasıl dönüştürdüğünü, karakterlerini nasıl kurduğunu, dünya edebiyatından nasıl beslendiğini ve bugün edebiyata hangi pencereden baktığını konuştuk. Hayatın, insanın ve kelimelerin izini süren bu söyleşide Serhat Kaya, yazarlığın görünmeyen tarafını, okurla kurduğu bağı ve edebiyatın insanı anlamaya açılan kapısını samimi bir dille anlatıyor.

İlk kitabınız Yeniden Sen’den son kitabınız Uçurum’a uzanan yazarlık yolculuğunuza bugün baktığınızda, sizi en çok değiştiren şey hayat mı oldu, yazmak mı?

Eskiden bu soruya hiç düşünmeden “hayat” derdim. Çünkü insanın başına gelenlerin onu dönüştürdüğüne inanırdım. Bugün ise aynı kesinlikle “yazmak” diyorum. Hayat herkese bir şeyler yaşatıyor; kayıplar, karşılaşmalar, vedalar, sevinçler… Fakat bunların hepsi ham bir cevher olarak kalıyor. O cevheri işleyen şey ise yazmak. Her kitabımın sonunda yeni bir roman bitirmedim; eski bir Serhat Kaya’yı da geride bıraktım. Belki okurlar bunu dışarıdan fark etmiyor ama ben her kitabın ardından dünyaya biraz daha yavaş bakan, insanları biraz daha az yargılayan biri oldum. Yazmak bana cevaplar vermedi. Tam tersine, daha iyi sorular sormayı öğretti.

Karakterlerinizi oluştururken daha çok gözlemlerinizden mi besleniyorsunuz, yoksa kendi yaşanmışlıklarınız da yazdıklarınıza yön veriyor mu?

Yazarlar çoğu zaman “Bu karakter gerçek mi?” sorusuyla karşılaşırlar. Benim cevabım hep aynı oluyor: Hiçbiri gerçek değil. Ama hepsi hakiki. Çünkü hiçbir karakter tek bir insandan doğmuyor. Birinin bakışı, başka birinin sessizliği, yıllar önce otobüste duyduğum tek bir cümle, çocukluğumdan kalan bir koku, sokakta yürürken gördüğüm yaşlı bir adam… Hepsi aynı insanın içinde birleşebiliyor. Kendi yaşadıklarım da satır aralarında dolaşıyor. Ama birebir değil. Hayat malzeme verir. Edebiyat onu dönüştürür. Romanın görevi gerçeği kopyalamak değil; onun görünmeyen tarafını görünür kılmaktır.

Romanlarınızdaki kadın karakterler güçlü, mücadeleci ve vicdanlı duruşlarıyla öne çıkıyor. Bu yaklaşım bilinçli bir tercih mi?

Aslında ben güçlü kadın karakter yazmaya çalışmıyorum. Bazen güçlü insan yazmaya çalışıyorum. Hayatın içinde en ağır yükü çoğu zaman kadınların taşıdığına tanık oluyorum. Sessizce fedakârlık eden, ayakta kalmaya çalışan, kimse görmese bile doğrularından vazgeçmeyen pek çok kadına rastladım. Bu yüzden romanlarımdaki kadınlar bir ideolojinin değil, hayatın içinden geliyor. Karakterlerimi cinsiyetleriyle değil, vicdanlarıyla tanımlıyorum. Benim için bir insanı yücelten şey kaslarının gücü değil, merhametinin ağırlığıdır.

Bir okur olarak sizi etkileyen bir romanın vazgeçilmez özelliği nedir?

Çok nüans var ama majör etken samimiyet. Büyük olaylar anlatmasına ya da Dünyayı değiştiren fikirler ileri sürmesine de gerek yok. Yeter ki bana yalan söylemesin; aynı bir insandan beklediğim şeyde olduğu gibi.

“Keşke bu kitabı ben yazmış olsaydım.” dediğiniz bir eser oldu mu?

Olmaz mı, hem de defalarca kez. Ama bu duygu kıskançlık değildi. Hayranlıktı. Bir kitabı okumayı bitirdiğinizde içinizden “Bu cümleler zaten hep vardı da ben neden yazamadım?” diyorsanız, o eser size gerçek anlamda dokunmuştur. Büyük eserler insana eksiklik hissi vermez, daha çok imkân hissi verir. “Edebiyatla demek ki buraya kadar gidilebiliyormuş.” dedirtir.

Bir yazar için ödül almak sizde nasıl bir duygu uyandırıyor? Sizce ödül, bir sonuç mu yoksa yeni bir sorumluluk mu?

Elbette takdir edilmek güzel. Hiç kimse bunun aksini söyleyemez. Yıllarca masa başında, kimsenin görmediği saatlerde verdiğiniz emeğin bir gün görünür olması insana mutluluk veriyor. Ama ben ödüllerin tek başına bir yazarı büyük yapmadığına inanıyorum. Edebiyatın en büyük jürisi zamandır. Bugün alkışlanan nice eser birkaç yıl sonra unutuluyor. Buna karşılık yayımlandığında kimsenin fark etmediği bazı romanlar yıllar geçtikçe daha çok okunuyor. Ben biraz o ikinci ihtimalin peşindeyim. Ödül alırsam elbette sevinirim. Ama ertesi sabah yine aynı masaya otururum. Bence ödül, bir varış noktası olmanın ötesinde, okurun beklentisini büyüten yeni bir sorumluluktur.

Sizce Türkiye’de edebiyat hak ettiği değeri görüyor mu?

Bu soruya yalnızca “evet” ya da “hayır” demek kolay olurdu. Fakat gerçek bundan biraz daha karmaşık. Bugün kitap hiç olmadığı kadar görünür. Fakat edebiyat, hiç olmadığı kadar gürültünün içinde. Bir kitabın değeri kimi çevrelerce çoğu zaman ne anlattığıyla değil, ne kadar konuşulduğuyla ölçülüyor. Oysa edebiyatın tabiatı sessizdir. Bir roman bazen yıllarca kimsenin dikkatini çekmez. Sonra bir gün tek bir okurun hayatını değiştirir. Ben hâlâ edebiyatın insanı değiştirme gücüne inanıyorum. Ama bunun için önce yavaşlamamız gerekiyor. İyi roman acele eden okura kendini açmaz. Türkiye’de çok kıymetli yazarlar var. Çok iyi okurlar da var. Belki eksik olan şey, onların birbirine ulaşabileceği daha fazla ideal alanın oluşması. Umudumu hiçbir zaman kaybetmedim. Çünkü tarih boyunca insanın kendini anlamak için bulduğu en güçlü araçlardan biri yine edebiyat oldu.

Zülfü Livaneli’nin eserleriniz hakkında yaptığı değerlendirmeler sizin için ne ifade ediyor?

Hayat bazen insana uzun yıllar unutamayacağı cümleler armağan ediyor. Benim için ustanın değerlendirmesi de böyleydi. Yıllarca okuyarak beslendiğiniz, eserlerinden etkilendiğiniz büyük bir yazarın sizin metinlerinize dikkatle bakması, sadece mutluluk değil; aynı zamanda büyük bir sorumluluk hissi de oluşturuyor. Fakat şunu özellikle söylemek isterim; hiçbir övgü insanı yazmaya devam ettiren asıl sebep olmamalı. Çünkü alkışın ömrü kısadır. Yazarın masası ise çok uzun yıllar sessiz kalabilir. Ben o değerlendirmeyi cebimde taşıdığım bir madalya gibi görmüyorum, bilakis zihin masamın üzerine bıraktığım bir hatırlatma gibi görüyorum. “Daha iyisini yazmalısın” diyen bir ikaz ışığı gibi. Belki de her güzel övgünün insana yüklediği en değerli görev budur.

Sizce edebiyatın temel amacı umut vermek midir, yoksa hayatı olduğu gibi anlatmak mı?

Bu ikisinin birbirine karşıt olduğunu düşünmüyorum. Hayatı gerçekten anlatabilen her edebiyat eserinin içinde zaten umut vardır. Çünkü hakikatin kendisi umutsuz değildir. Biz bazen umudu mutlu sonlarla karıştırıyoruz. Oysa umut, her şey yolundayken hissedilen bir duygu değildir. Aksine, hiçbir şey yolunda değilken insan kalabilme cesaretidir. Roman yazarken okura moral vermeye çalışmıyorum. Onun yerine aynayı biraz daha temiz göstermeye çalışıyorum. İnsan kendi yüzünü bütün çıplaklığıyla görebildiğinde, değişme ihtimali de doğuyor.

Yazmaya başladığınız ilk günkü Serhat Kaya ile bugünkü haliniz karşılaşsaydı, birbirlerine ne söylerlerdi?

Sanırım genç olan bana büyük bir heyecanla yaklaşırdı. “Hedeflerine ulaştın mı?” diye sorabilirdi. Ben de gülümseyerek “Meğer mesele ulaşmak değilmiş.” derdim. Genç Serhat daha çok yazmak istiyordu. Bugünkü Serhat ise “daha doğru” yazmak istiyor. Eskiden insanların beni anlamasını isterdim. Bugün önce insanları ben anlamaya çalışıyorum. Eskiden iyi cümle kurmanın peşindeydim. Şimdi doğru sessizliği bulmanın peşindeyim.

Son olarak; yıllar sonra bir okur sizi tek bir cümleyle hatırlayacak olsa, o cümlenin ne olmasını isterdiniz?

Bir yazar için unutulmamak güzel bir arzu olabilir. Ama ben ismimden daha çok, cümlelerimin hatırlanmasını isterim. Eğer yıllar sonra bir okur kitaplarımdan birini kapattığında içinden tek bir cümle geçecekse, sanırım şöyle olsun isterdim:

“Bu yazar, insanı yargılamadan anlamaya çalıştı.” Çünkü ben edebiyatın en büyük görevinin hüküm vermek yerine, anlamaya cesaret etmek olduğuna inanıyorum. Hayat bizi sürekli taraf olmaya çağırıyor. Edebiyat ise önce durup dinlemeye.  İnsan, kendisini gerçekten anlayan biriyle karşılaştığında yalnızlığı biraz azalıyor. Eğer kitaplarım, bir okurun yalnızlığını bir nebze olsun hafifletebildiyse, geriye başka hiçbir iz bırakmasam da buna razıyım. Günün sonunda yazarların ömrü biter. Kitapların da bir gün sayfaları sararır. Ama bir insanın kalbinde doğru zamanda yankılanmış tek bir cümle… İşte o, bazen bütün bir hayattan daha uzun yaşar.

***

Serhat Kaya’nın cümleleri boyunca sık sık aynı düşünceye dönüyoruz: Edebiyat, insanı değiştirmeye çalışmadan önce onu anlamaya çalışmalı. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bu keyifli söyleşi bize gösterdi ki onun için yazmak; kesin yargılar kurmanın değil, insanın iç dünyasına biraz daha dikkatle bakmanın yolu. Bu yüzden romanlarında olduğu gibi bu söyleşide de en çok vicdan, hakikat, sessizlik ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki öne çıkıyor. Çağın hızına rağmen yavaşlamayı, gürültünün içinde sözü aramayı savunan Kaya, yazarlığı her kitapla yeniden başlayan uzun bir yolculuk olarak görüyor. Haksız da sayılmaz, çünkü bazı metinler okunduğu gün değil, ihtiyaç duyulan gün anlam kazanıyor. Ve belki de iyi edebiyatın gerçek gücü burada saklı: Yıllar sonra bile bir okurun zihninde olduğu kadar, kalbinde de yaşamaya devam edebilmesinde.

Serhat Kaya: “İyi edebiyat hüküm vermez, insanı anlamaya çalışır.” Sevilen yazar Serhat Kaya ile edebiyat ve yazarlık yolculuğu üzerine özel bir söyleşi
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Medya Dergisi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!