Her gün ekranlardan, reklam panolarından ve sosyal medya akışlarından üzerimize binlerce uyarıcı yağıyor. Bize ne giyeceğimizi, nasıl hissetmemiz gerektiğini, hangi kariyere yönelirsek “başarılı” sayılacağımızı dikte eden devasa bir enformasyon çağının tam ortasındayız. Dışarıdan bakıldığında tarihin en özgür, en çok seçeneğe sahip nesli gibi görünüyoruz. İstediğimiz müziği saniyeler içinde dinliyor, dünyanın öbür ucundaki birine anında ulaşıyoruz. Ancak iş hayati kararlar almaya, ahlaki bir duruş sergilemeye veya kendi iç sesimizi dinlemeye geldiğinde garip bir tutulma yaşıyoruz. Gerçekten kendi hayatımızın direksiyonunda mıyız, yoksa görünmez algı yönetimlerinin birer yansıması olarak mı hareket ediyoruz?
Bu derin varoluşsal kriz, aslında yepyeni bir sorun değil; sadece dijital çağın hızlandırıcı etkisiyle daha görünür hale geldi. Felsefe tarihi boyunca düşünürler, insanın kendi kaderini ne ölçüde tayin edebildiğini tartıştı. Bir yanda evrendeki her şeyin önceden belirlendiğini savunan katı bir nedensellik, diğer yanda hiçbir kuralın olmadığını iddia eden sınır tanımaz yaklaşımlar yer aldı. Ancak modern insanın içinde bulunduğu bu sıkışmışlık hissine ve “kendi hayatının kontrolünü ele alma” arzusuna en ayakları yere basan çözümü sunan düşünce yapısı, kişinin kendi ahlaki yasasını bizzat kendisinin inşa edebileceğini savunan görüştür.
İnsan; doğduğu coğrafyayı, genetik mirasını veya içine fırlatıldığı toplumsal koşulları seçemez. Bu dış faktörler elbette hayatımızda belirli sınırlar çizer. Fakat gerçek özgürlük, bu sınırları inkar etmek veya onlara körü körüne isyan etmek değil, o sınırların farkında olarak aklın ışığında kendi yolunu çizebilmektir. Dışarıdan gelen her türlü baskıyı, toplumsal beklentiyi ve anlık dürtüyü zihnin süzgecinden geçirip, eylemin sorumluluğunu cesurca üstlenmek, bireyi sıradan bir kalabalıktan ayırıp “kendisi” yapar. Bu noktada kişinin kendi yasalarını belirleyip bu yasalara itaat etmesi durumunu, felsefece web sitesinin detaylandırdığı otodeterminizm kavramı ve insanın özgürlüğü ekseninde okumak, zihinsel bir uyanışın kapılarını aralar. Aklını eğiten, bilgiyle donanan ve karakterini sağlamlaştıran bir birey, dış dünyanın dayatmalarına karşı kendi özerk alanını ve sarsılmaz iradesini yaratır.
Medya ve tüketim kültürü sürekli olarak bizlere “özgürleşmek için daha fazla tüketmemiz” veya “trende uymamız” gerektiğini fısıldarken, aslında bizi daha büyük bir bağımlılık döngüsünün içine çeker. Oysa iradenin terbiyesi ve ahlaki otonomi, dışarıdan satın alınabilen bir meta değildir. Kendi değer yargılarını kendi aklıyla inşa eden, eylemlerinin nedenlerini ve sonuçlarını kendi vicdanında tartan insan, etrafındaki kaos ne kadar büyük olursa olsun kendi merkezinde dengede durmayı başarır.
Seçimlerimizi yaparken başkalarının yazdığı bir senaryonun figüranı mı olacağız, yoksa kendi hikayemizin yazar koltuğuna oturmaya cesaret edebilecek miyiz? Özgürlük, bize altın tepside sunulan bir ayrıcalık değil, düşünerek, sorgulayarak ve kendi sınırlarımızı aklımızla aşarak her gün yeniden hak etmemiz gereken bir eylemdir.




